Sonra dedim ki,

unutmadan söyleyeyim de.

tuğçekep | yarımsaat: hık mık

yarimsaat:

tüm kötücül düşüncelerin hakikatinin iyilik olduğu boş durağa beş kala alman ekmeği kokulu sokakların bekçisinin cebindeki zil zurna, çalınmaktan yorulmuş düdük kadar hırsız bekleyen bir sakinlik.
an dünyanın en uzun cümlesiyiz. cümle millete tek dal ten uzatmış cömert sabahlarız. arsızlığı…

En son bir yaz akşamıydı gördüğümde onu.Her zaman olduğu gibi yere bakarak “görüşürüz” diyerek ayrılmıştı yanımdan.Hala öyleydi hiç değişmemiş.

Çarşıya çıkıp gezmeye, bulunduğum odadan uzun bir zaman sonra balkona hava almak için çıktıktan sonra heveslendim. Falanca yerdeki boynere girip mal mal bakınmaya karar verdim. Sonra yanıma birinin yanaştığını farkettim.Onun yanımdayken ki çekingen duruşunu unutmama imkan yoktu.

Kendisi hatırı sayılır bir süre adım atan ayaklarım, konuşan ağzım, tutan ellerim olmuş bi kere olsun el ele tutuşamadığım bi insan. Çok değil beş sene kadar. Bir bakıma her şeyim. “Napıyosun ne zaman geldin niye haber vermedin.” dedi. Klasik. Bende “çok olmadı geleli.mesaj atmıştım ama” dedim.

Gerçekten de otobüse binerken aklıma gelmişti.Lan ben bu cenabet aklımla çıktım çarşıya, şimdi kızı görürsem haber de vermedim geldiğimi diyerekten bi mesaj atmış ve haber vermiştim. Cin aklım bunu gerektirmişti o anda. Ancak iki hattı olduğundan mütevellit ben diğer hatta mesaj attığım için görememiş.

Yanında kuzeni onun yanında kuzeninin eşi.Neyse onları siktir et. Ne yapmalıyız diye göz göze geldikten sonra “bi saniye” deyip hemen yanındaki kuzenine bir şey söyledikten sonra yanıma geldi. Onları orada sattı dışarıya çıkıp beraber gezmeye başladık. Beklenmedik karşılaşmanın yarattığı şaşkınlık ile nereye gittiğimizi bilmeden yürüdük. Biraz kilo almış, yanakları da çıkmış böyle. “Boyun da kısalmış sanki” dedim. Urfa sıra gecelerindeki abileri aratmayacak şekilde bir “yaaaaaa” çekti. Özlemişim.

Birlikte bir keresinde bir yılbaşında arkadaşlarıyla beraber kutlamak için alışverişe çarşıya çıkmıştık.Beraber ilk defa bir toplu taşıma aracına biniyor, dolmuştakilere “bu kız benim bakmayın bakışları atıyor.” sonra dolmuşta bizden başka kimsenin olmadığını fark edince hayal kahramanı kişiliğimden sıyrılıp hayata dönüyordum.Bir yılbaşı ağacı almıştık.Kocaman böyle benden bizden büyük.Allah var zor taşımıştım.Ordan bir oyuncakçıya girmiş 35 balon 3 kalpli yılbaşılı yuvarlak zımbırtı 20 tane filan renkli süsleme kağıdı almıştım.Baya baya girmişti o gün bana hesap.Tabi konumuz bu değil.Gezdik tozduk ve bir yaya geçidinde durduk.Ayrılık vakti gelmişti. 

“Ne zaman gideceksin” diye sordu.”Hiç gitmek ister mi insan, söylesene ha? Onca zaman sonra ister mi hiç.söylesene?” diyemedim tabii. “26’sında” diye geçiştirdim.

İnsanların unutmaması gereken günler vardır ama fark etmez insan böyle günleri,hayatının değiştiğini.

Kendisine nişan almış bir avcının varlığından habersiz bir ceylan gibi sıçrayışlarına devam eder.

..

Çağrısına cevap vermeyince öyle paniğe kapılmıştı ki,

3. çalışı bekleyemeden olduğu yere yığıldı.

Bu büyükçe porselen vazoya vurulduğunda çıkan sesi andıran bir çınlamayla yankılandı kulaklarında.

Bir kaç saniyesine kadar, kafasında ona tek kullanımlık ağzında tat bırakacak güzel sözler söylemeye hazırlarken şimdi kızgınlığına hakim olamıyordu.

sesiyle dövercesine,

-niye açmıyorsun

-pardon telefonu bulamadım

-nerdesin de telefonu bulamıyorsun

-evdeyim canım.

Sakindi.öyle ki, onun bu sakin tavrı kızgınlığını daha da artırıyordu.

Yalan onun için bir kaçınılmaz, bir sığınaktı. En katı gerçeklere bile saklanmış bir yalan var mı kuşkusuyla bakmaktan geri kalmıyordu.

Küf kokan hücreyi andıran odasında,

gözlerini açtığında hissettiği ilk şey

kurtulma isteği oldu.

Öncelikle bu odadan mesela.

Sonra bilmediği insanların arasına fırlatan bu hayattan,

her gece ruhunu kanatan kıskançlıklarından,

hiç susmayan ‘o şimdi ne yapıyor?’ sorularından,

hiç dinmeyen ağlama isteğinden kurtulmak istiyordu.

..

” siz devam edin, ben geliyorum. ” deyip ayaklarının olabildiğince uzaklaşma isteği içindeymiş gibi hızlı adımlar attığına aldırmadan gözünün alabildiği ilk sokağa girdi ve sırtını duvara dayadı.

bir dizi nefes alma operasyonuydu bu onun için. azgın bir hayvan gibi  soluyan bedeni, bir daha aynaya bakmama sebebi olabilecek kadar büyüyüp küçülen burnunu tüm benliğiyle fark etmesi, gözlerinin daldığını ve yutkunduğunda boğazındaki kesif acıyı tatması sadece bir kaç saniyesini almıştı. 

havanın bozduğunu ancak gecenin ayazı nereden geldiği kestirilemeyen yırtıcı bir hayvan gibi yüzünü tırmaladığında farkedebiliyor, ceplerini karıştırarak telefonu bulana kadar geçen her saniyede beyni o’nun başkasıyla seviştiği düşüncesine kapılıyor, kendisine paranoyak olduğunu söyleyen iç sesini duyması kızgınlığını daha da artırıyordu. 

yağmurun geleceğini haber veren kara bulutlar, gecenin karanlığına inanılmaz bir ürperti katıyor, arabaların kırmızı stop lambalarıyla birlikte senkronize hareket eden korna sesleri onda ateş böceklerini ordusunun bir saldırısı olduğunu düşündürüyordu.

yüzündeki aptal gülümsemeye sebep olan bu aklıyla,yaşadığı sinir harbinden bir nebze olsun kurtulmayı başarmış, gözyaşlarını silerek tam olarak göremediği numaraları bin bir gayretle seçebilmişti.

o’nun sesine dokunmak isteğindeki tarif edilemez arzu kısa bir süre sonra aşkla nefret arasında kalın bir çizgiye dönüşecekti.